Tim Weaver Tünel Kitap Tanıtımı

tarafından
289
Tim Weaver Tünel Kitap Tanıtımı

Tim Weaver Tünel Kitap Tanıtımı-Tim Weaver Tünel Kitap konusu-Tim Weaver Tünel Kitap oku-Tim Weaver Tünel Kitap yeni-Tim Weaver Tünel Kitap özeti
Healy arabasını sitenin dışına yanaştırırken sıcaklık göstergesine baktı. Neredeyse yirmi derece. Ona daha sıcak gibi gelmişti. Karakoldan oraya gelene kadar klimayı çalıştırmış, ama yol boyunca herhangi bir serinleme hissetmemişti. Gömleğinin kollarım kıvırmış ve yakasındaki düğmeyi açmış olmasına rağmen arabanın içi boğucuydu. Sıcak, gecenin bir yarısında, karanlığın örtüsünün altında bile insanın yakasını bırakmıyordu.

Bir an durup Mercedes’inden dışarıya, berbat haldeki evlere doğru baktı. Londra’nın en tehlikeli toplu konut bölgesi uykudaydı. Dairelerin ışıkları yanmıyor, yollarda çocuklar görünmüyor, çete üyeleri apartmanların arasındaki yollarda dolaşmıyorlardı. Ama sonra, resmi polis araçları gelmeye devam edip ışıkları on katlı beton yığınlarını aydınlattıkça, Healy karanlık pencere ve kapılardan kendisini izleyen şekilleri fark etmeye başladı.

tunel-tim-weaver-ephesus

Arabadan indi. Sol tarafında, polislerin çektiği şeridin arkasında gömlek ve yazlık elbiseler giymiş, yüzleri terden parlayan basın mensupları kamp kurmuşlardı. Tam bir kargaşa hüküm sürüyordu. Muhabirler en iyi yeri kapabilmek için itişiyorlardı. Çimenlerde ayağı kayanlar. Gürültü. Işıklar. Adım haykıran sesler. Farklı koşullar altında bu şöhretten hoşlanabilirdi belki. Bazı polisler hoşlanıyorlardı. Ama binanın, kendisini yutmaya hazırlanan bir ağzı andıran uğursuz, karanlık girişine baktığında bunun sadece bir kandırmaca olduğunu fark etti. Şöhret değildi bu. Fırtınada, bir uçurumun kenarında durmaktı. Kendisi uçurumun kenarındaydı, onlar ise arkasındaydılar. Eğer bu iş devam ederse, kötüye giderse, basın başka bir suç mahallinde kamp kurduğunda polis suçluyu hâlâ yakalamamış olursa, onu önünde uzanan karanlığa doğru itmeye çalışacaklardı.

Beton avluyu geçip binanın girişine doğru ilerledi ve içeri baktı. Her şey ya kırık, ya da çatlaktı, bina kendi ağırlığı altında çökmek üzereydi sanki. Yerler kaynağı görünmeyen bir su sızıntısıyla kayganlaşmış tı. Koridorda, ilk grup daireye açılan bir kapı kırılmış, menteşelerinden sallanıyordu. Her yer çöp içindeydi. Bazıları hayatları boyunca böyle bir binanın içini görmeden, iki yüz daireden oluşan bir yardım çığlığını duymadan yaşarlardı. Böyle bir mekânda gecenin en karanlık saati bile, tüm hırpalanmışlıkları saklayacak kadar karanlık olmuyordu.

Üniformalı bir polis memuru, Healy١’nin sağındaki merdivenin başında, elinde not panosuyla duruyordu. Healy’nin yaklaştığını görünce başını kaldırdı ve elindeki feneri onun geldiği yöne doğru tuttu.

“İyi akşamlar efendim.”

“İyi akşamlar.”

“Asansör çalışmıyor.”

Healy asansöre baktı. Kullanılmasının tehlikeli olduğunu söyleyen bir belediye uyarısı iki kapıyı da kaplayacak şekilde yapıştırılmıştı. Hemen yarımdaki rutubetli, boyası kabarmış duvara ise biri sprey boyayla bir ok çizmiş ve ,Ekspres Asansör Cehenneme Gider’ yazmıştı.

Memura kimliğini gösteren Healy, büyük kısmı neredeyse hiç aydınlatılmayan üç kat merdiveni çıkmaya koyuldu. Her yer tuvalet gibi kokuyordu. Bilerek kırılan ampullerin süpürülmemiş parçaları ayağının altında çıtırdadı. Üçüncü katın sahanlığında insanlar görünmeye başladılar. Polisler ve adli tıp görevlileri 312 numaralı dairenin kapısında bir sıra oluşturmuşlardı. Kapı pervazına parmak izi tozu sürmekle meşgul olan olay yeri teknisyeni işine ara verip. Healy’ye beyaz kâğıttan bir tulum ve bir çift eldiven uzattı. “Bunları giyseniz iyi olur.” dedi. “Gerçi kanıtları bozacak değilsiniz, ama…”

Healy tulumu aldı.

Dairenin içine yerleştirilen ayaklı lambaların ışığı koridoru da aydınlatıyordu. Jeneratörün vızıltısı dışında pek ses yoktu. Arada sırada bir fotoğraf makinesinin çıtırtısı, adli tıptan birinin mırıltısı ve diğer dairelerden gelen kısa süreli sesler duyuluyordu. Başka bir ses yoktu.

Tulumun fermuarını çekip kapüşonunu başına geçiren Healy daireye girdi. Tıpkı diğer kurbanların oturdukları yerler gibiydi. Köhne, pis, rutubetli. Salondan geçilen mutfağın muşamba zemininde büyük, kahverengi bir leke vardı. Healy, Baş Dedektif Melanie Craw’un etrafa bakındığını gördü. Salonda yatak odasına açılan bir kapı vardı. Başkomiser Ian Bartholomew kapıda durmuştu, yatak ise hemen önündeydi. Dönüp sinirli bir ifadeyle önce Healy’ye, sonra da mutfaktan gelen Craw’a baktı.

“Melanie,” dedi. “Ben şimdi basına ne diyeceğim?”

Bartholomew kapı ağzından çekilip, Healy’nin içeri girmesine izin verdi. Suç mahalli burasıydı. Küçük yatak odasında ufacık bir dolap, şifonyer, köşedeki sandalyenin üzerinde ise bir televizyon vardı. Halı eskimiş, duvar kâğıdı soyulmaya başlamıştı. Yastığın üzerinde, düzgün bir yığın halinde maktulün saçları duruyordu. Tıpkı diğerlerine yaptığı gibi onun saçlarını da tıraş edip orada, cesedin bulunması gereken şiltenin üzerinde bırakmıştı.

Ama bir sorun vardı.

Cesetleri asla bırakmıyordu.

1
12 Haziran

Ofisi Shaftesbury Bulvarı’na yakın, dört kati، kırmızı tuğla bir binanın en üst katını kaplıyordu. Diğer katlar bir reklam şirketiyle, büyük, uluslararası bir basın kuruluşuna aitti. Şifreli iki cam kapı, şık takım elbiseli yöneticileri dış dünyadan korurken, cüssesiyle bir güreşçiyi andıran güvenlik görevlisi de içeriden dışarıyı izliyordu. Caddedeki diğer her şey ya ölmüştü, ya da can çekişiyordu. Bir zamanlar ayakkabıcı ve antikacı olan iki dükkân uzun zamandır boştu. Hemen bitişiklerindeki İtalyan restoranının kapısına tahtalar çakılmış, penceresine ise KAPALI yazısı asılmıştı. Son direnen esnaf video kiralama işindeydi ve onun da gidici olduğu anlaşılıyordu; iki adam, DVD’lerin dizili durduğu tek rafın ve solmuş film afişlerinin eşlik ettiği boş mekânda tartışmakla meşguldüler.

Sıcak bir haziran akşamıydı. Bütün gün güneşli geçmişti, ancak güneşin görünmediği bir yerdeyken yağmurun yaklaşmakta olduğunu hissediyordu insan. Her ihtimale karşı yanıma bir ceket almıştım, ama o an üzerimde siyah gömleğim, kot pantolonum ve İtalya’dan aldığım siyah deri ayakkabılarım vardı. Galleria Vittorio Emanuele’den alınmış orijinal ayakkabılardı bunlar, ama başlıca varoluş amaçları ayaklarımın canına okumak olduğundan pek sık giymezdim. Fakat buluşacağım kadın için bu fedakârlığa değerdi.

Liz yaklaşık on beş dakika sonra binanın girişindeki asansörlerin birinden indi. Saat beşten beri binadan insanlar çıkıyordu, ama Liz kendi bürosunun sadece çalışanı değil, yöneticisi de olduğundan çoğunlukla son çıkan kişiydi. Artık kullanılmayan antikacının kapısında durduğumu hemen gördü. Güzelliği karşısında sersemlemiştim. Koyu renk gözleri gülümserken parlıyordu ve uzun, çikolata rengi saçları doğal hatlarını koruyan yüzünden geriye doğru çekilip toplanmıştı. Avukat Elizabeth Feeny erkeklerin hâkimiyetindeki bir şehirde başarı kazanmış, büyük avların peşine düşüp galip gelmiş, müvekkillerini ellerinden almayı da, elinde tutmayı da bilmişti. Feeny Hukuk Bürosu çatısı altında sağlam avukatlardan oluşan bir ekip kurmuş, kamuoyunun dikkatini çeken önemli davalarda mücadele edip, gittikçe artan saygınlığını güvenceye almıştı. Sekiz aydır beraber olmasaydık, çok daha uzun süredir yan yana evlerde oturuyor olmasaydık bile, onu görünce etkilenmemekte zorlanırdım sanırım. Beyaz bluzu, vücudunun narin hatlarını saran siyah kalem eteğiyle karşıya geçerken tam başarılı bir avukat gibi görünüyordu. Ama en önemli becerisi gülümsediği zaman karşısındakine kendini o ortamdaki tek kişi gibi hissettirebilmesiydi. Duruşma salonlarının zeminini arşınlarken bu kesinlikle faydalı bir özellik olabiliyordu.

“Bay Raker,” diyerek beni öptü.

“Elizabeth.”

Bana hafifçe vurdu. Kendisine Elizabeth denmesinden nefret ederdi. Liz’i kendime çekip başının tepesinden öptüm ve “Günün nasıl geçti?” diye sordum.

“Bir sürü toplantı vardı.”

Bir an öylece durduk. Bu durum ikimiz için de yeniydi. Karım Derryn göğüs kanserinden öleli iki buçuk yıl olmuş, ilk tanışmamızın üzerinden ise neredeyse on altı yıl geçmişti. Liz ise yirmi bir yaşındayken evlenmiş, altı ay sonra hamile kalmış, kısa süre sonra da boşanmıştı. İki yılını kızı Katie’yi büyüterek geçirmiş, sonra başladığı hukuk eğitimine devam edip avukat olmuştu. Kocasından beri ciddi bir ilişkisi olmamıştı.

“Ne yiyeceğiz?” diye sordu.

“Bir İtalyan restoranı var,” Hâla birbirimize sarılmış haldeydik ve yüzünü durduğumuz yerin az ilerisindeki restorana çevirdim.

Kolumu sıktı. “Komik adamsın Raker.”

“Covent Garden’ın oradaki Güney Afrika restoranında yer ayırttım. Castle birası içip sarhoş olabiliriz.”

“Güney Afrika mı?”

“Babotie yedin mi hiç?”

“Yedim dersem yalan olur.”

Yavaş yavaş yürümeye başladık “O zaman şanslı günündesin.

Restoran Strand ite Covent Garden pazarı arasındaki ara sokaklardan birinde bodrum katındaydı. Taş duvarlara delik ler açılmış, içlerine Güney Afrika fotoğrafları asılmıştı. Bize en yakın olanda Gold Reef City’deki dönme dolabın, lekesiz gökyüzü önünde çekilmiş siyah beyaz bir fotoğrafı vardı. Gazeteciyken Johannesburg ve çevresinde epey zaman geçirmiş, 1994 seçimleri öncesinde bir yıl orada görev yapmıştım. O zaman her şey çok farklıydı, Johannesburg bir şehirden ziyade insanların nefret ve korkuyla yorulduğu bir savaş alanını andırıyordu.

Liz yemekleri benim seçmemi istedi. Ben de iki şişe Castle, başlangıç olarak peri-peri adlı tavuk yemeğinden ve ana yemek olarak babotie, yani yumurtayla fırınlanmış baharatlı kıyma siparişi verdim. Yemeklerimizin gelmesini beklerken Liz gününün nasıl geçtiğini anlattı, ben de kendiminkinden biraz bahsettim. Daha birkaç gün önce elimdeki davayı kapatmıştım. On yedi yaşındaki bir genç evinden kaçmış, Blackfriars Köprüsü yakınlarında saklanmıştı. Anne ve babası Hackney’deki sosyal konutlarda yaşayan bir çiftti ve ancak üç günlük aramamı karşılayacak paraları olduğunu söylemişlerdi. Delikanlının hiç arkadaşı olmaması, neredeyse kimseyle konuşmaması, sadece üzerindeki kıyafetle kaçıp gitmesi nedeniyle iş zorlaşmış ve bulunması beş gün sürmüştü. Yanına telefon, kredi kartı veya para almamıştı. Takip edilmesini sağlayacak hiçbir şey yoktu üzerinde. Annesiyle babasını görmeye gitmiş, üç günlük ücreti alıp kalan iki günü müsait olduklarında ödeyebileceklerini söylemiştim. İyi insanlardı, ama yüzlerini bir daha görmeyecektim. Normalde hayrına iş yapmazdım, ama bir davayı çözmeden bırakmak bana daha zor geliyordu.

Babotie’lerimiz geldiğinde iş konuşmayı bırakıp, Liz’in kızından ve gittiği okuldan bahsetmeye başladık. Katie iktisat bölümünden mezun oluyordu. Onunla henüz tanışamamıştım, ama Liz’in anlattıklarından ve gördüğüm resimlerden annesinin kopyası olduğunu biliyordum.

İki şişe daha Castle söyledim ve Liz konuşmaya devam ederken gözüm restoranın diğer tarafından beni izleyen kadına takıldı. Göz göze geldiğimiz anda kadın bakışlarını yemeğine indirdi. Bir an ona bakıp gözlerini bir kez daha bana çevirmesini bekledim, ama kadın tabağına bakıp bifteğini yemeye devam etti. Liz’e döndüm. On saniye sonra kadının gözleri yine üzerimdeydi.

Yirmili yaşların sonlarındaydı, omuzlarında kıvrılan kızıl saçları, yanaklarıyla burnuna serpiştirilmiş çilleri vardı. Azımsadığı bir güzelliği vardı sanki; ya güzelliğinin farkında değildi ya da zahmet edip uğraşacak kadar önemsemiyordu. Sağ elinin ince parmakları çatalı, sol elindekiler ise şarap kadehini kavramıştı. Alyansı vardı.

“İyi misin?”

Kadın yine gözlerini kaçırmış, Liz ise ona baktığımı fark etmişti. “Köşede oturan kadını tanıyor musun?”

Liz omzunun üzerinden geriye baktı. “Sanmıyorum.”

“Bu tarafa bakıp duruyor.”

“Onu suçlayamam,” dedi Liz gülümseyerek. “Egonu şişirmek istemem ama yakışıklı bir adamsın, Raker.”

Yemeğimizi yemeye devam ettik. Kadının olduğu tarafa birkaç kez baktım ama bir daha göz göze gelmedik. Yarım saat sonra ise birdenbire kayboldu. Yalnızca yarısı yenmiş bifteği ve bir kadeh dolusu şarabı masanın üzerinde kalmıştı. Masanın kenarındaki beyaz tepside paralar, altlarında ise adisyon duruyordu.

Gitmişti.